İyiler diye başladık, ancak iyiliklere nereden başlayacağız? İyiliklere bir
yerinden tutup başlamak lazım, ama nasıl ve neresinden?
İnsanların büyük bir çoğunluğu ne yapacağını bilmeden, bilemeden yaşayıp
gidiyor. Ben onlardan mıyım diye kendime sormadan edemiyorum.
İnsan düşünen bir varlık. Madem ki düşünüyorum o halde varım diyor filozof.
İnsan topluluğu ile hayvan sürüsünü ayıran belirgin özelliklerden birisi
toplumun düşünen insanlardan meydana gelmesi. Hayvan sürüleri ise duyuları ile
içgüdüleri ile hareket eden iyi kötü kavramı bulunmayan, düşünmeyen canlılardan
oluşması. Toplumun düşünmesi ise aydınları ile, toplum düşüncesinin dorukları
aydınları. Aydın içinde yaşadığı toplumun kültürü, inancı, örfü, gelenekleri,
değerleri ile yoğrulmuş, onun dertlerini dert ediniyorsa, onun ağladıklarına
ağlayıp güldüklerine gülüyorsa o toplumun, o milletin aydını olmuştur.
1975 yılında Avrupa'nın isteğine uygun olarak çıkarılan af kanunu Türkiye'yi,
Türk toplumunu yıllarca üzecek olayların başlangıcı, mayası oldu. Yurt dışında
yazılmış bir sağ-sol çatışması senaryosunun Türkiye sahnesi oynandı. Üniversite
öğrencisi olarak bu acıları yaşadık. Oyunun yazarı bilinmiyordu. Aktörleri o
günlerin siyaset önderleri idi. Okullarda Rus ya da Çin devriminin yıldönümleri
kutlanıyordu. Büyük şehirlerde semtler, kurtarılmış bölgelerdi. Üniversiteye
okumaya giden ailelerin bir çocuğu sağcı, öbürü solcu kampın kahramanları idi.
Gün batınca insanlar sokağa çıkamıyordu. Çünkü sokakta ölüm ve korku kol
geziyordu. Kandan ve dumandan göz gözü görmüyordu. Bu arada bir sese duyuldu. On
dört asır öncesindeki " Ey insanlar, Allah'ı bir tanıyın, kardeş olun." sesinin
yankıları duyuluyordu."senin ölmen değil yaşaman lazım. Senin, Millet'in aydını
olman lazım" diyen bir ses duyuldu. Bu sese doğru yaklaştık. Sesin olduğu yerde
bir Bayrak rüzgar bekliyordu. Anarşinin, kargaşanın arasında bir kör kurşun ile
birlikte mezara veya hapishaneye gitmekten kurtulabilenler olarak biz, o zaman
akl-ı selim ile düşünmeye başladık.
Toplumun düşünce hayatının önderlerinden bugün de hafızalardaki şiirleri ile
yazıları ile iyiliklerin yaşanmasına vesile olmuş iki değerli aydınımızın
yaşadıklarını anımsıyorum. Necip Fazıl ve Cemil Meriç.
Devlet ve toplumun krize sürüklendiği, ilerlemenin durduğu Osmanlı'nın son
dönemlerinde, Batı değerlerinin, batı normlarının kurtuluş reçetesi olarak
görüldüğü zamanda aydının kendini inkâr hastalığı başlar. Madem Batı bilimde,
teknolojide ileridir, üstündür, biz de onlar gibi yaşarsak, biz de batıyı taklit
ederek yaşarsak ilerleriz şablonu Türk Aydını'nın kafasına yerleşir.
Tercüman yayınları arasında basılan bir kitapta bu husus çok belirgin olarak
anlatılmış.1876-1908 yıllarında ülkeyi 33 yıl yöneten cennet mekân Abdülhamit
Han Hatırat'ında "Avrupa laboratuarlarında neler inceleniyor, bilim ve
teknolojide ne gibi gelişmeler var bunları öğrenip Türk Toplumu'na yenilikleri
getirin diye Avrupa'ya gönderdiğimiz müderrislerimiz, üniversite hocalarımız ve
öğrencilerimiz bize kadın erkek birlikte dans etmeyi ve içki içmeyi
entelektüellik olarak getirdi." diyor.
Türk Aydını'nın bir kısmı bugün dahi bu yanlış düşünce kalıbından henüz
kurtulabilmiş değil. 21.Yüzyılın Avrupalı düşünürleri "Avrupa'nın düştüğü
alkolizm ve uyuşturucu batağından toplumumuzu kurtarabilmemiz için İslam'ı
çağırmamız gerekir " diyor.
Necip Fazıl ve Cemil Meriç, her ikisi de çocukluğundan itibaren iyi öğrenim
görmüş, Fransızcayı bilen, Fransız kültürü almış, Avrupa ve dünya klasiklerini
okumuş ve bizzat Avrupa şehirlerinde yaşamış insanlar.
Necip Fazıl Kısakürek, hayran kaldığı Avrupa şehirlerini dolaşırken onların
Osmanlı'ya hayranlığı beni uykudan uyandırdı, diyor. Avrupa'dan Türkiye'ye
bakınca Ceddimin büyüklüğü beni kendi kimliğime, özüme döndürdü diyor.1940
yılından önceki yazdığı tüm yazıları, makaleleri kitapları çöpe atıyor. Bunlarla
hiçbir ilgim yoktur diyor.
Rahmetli yazar Cemil Meriç, ölümünden önce kaleme aldığı Hatıralar'ında beni bir
lise öğrencisi uçurumun kenarından çevirdi diyor. Ege'de tren yolculuğu
esnasında tanıştığı lise son sınıf öğrencisi ile yol boyunca Türkiye'nin
meseleleri, Türk Toplumu'nun ilerlemesi ile ilgili tartışıyorlar. Cemil Meriç
Türk Toplumu'nun ilerlemesinin batı normları ile mümkün olduğunu anlatıyor.
Liseli genç O'na Batı ve Türk Toplumu'nun farklı değerlere sahip olduğunu Türk
Toplumu'nun değerlerinin batı'dan çok ileride olduğunu bildirse de karşılıklı
ikna mümkün olmuyor. Hoca "yolculuk bittiğinde vedalaşırken delikanlı benim
elimi sıktı. Hocam siz aydın bir kişisiniz, ancak bu Millet'in aydını değilsiniz
sözü beni yolumdan döndürdü " diyor. İlerlemeyi milli değerlerden kaçmak, içki
içerek dans etmek olarak gören, batıcılık uçurumuna koşarak gidenlere öğüt
veriyor.
Köylü baba, üniversiteyi bitirip bir meslek erbabı olarak köye dönen (bir
rivayete göre kaymakam olarak atanan) oğluna "oğlum ben seni adam olasın diye
okula gönderdim. Sen okumuşsun ama henüz adam olamamışsın" demiş.
Dünyaca ünlü bir profesörümüz televizyonda anılarını anlatırken gençliğinde
üniversite öğrenimi için Avrupa'ya (Almanya'ya) gidip gitmemekte tereddüt
geçirdiğini İstanbul Sirkeci Gar'ında, trene binmek üzere iken Mustafa Kemal
Atatürk'ten bir telgraf aldığını, telgrafta "Sizi Avrupa'ya kıvılcım olarak
gönderiyoruz, ateş olarak dönün" yazdığını bildiriyor. Bu sözün kendisine ilim
öğrenme aşkı, bitmeyen bir güç ve enerji verdiğini, başarısını Atatürk'e borçlu
olduğunu beyan ediyor.
Millet'in bağrından çıkan Türk Gençliği'nin Avrupa'da değil galaksilerde
dolaşan, ne yapacağını bilen insanlar, gerçek aydınlar, Millet'in aydını olması
dua ve dileğiyle sağlıcakla kalın.