BİR TARAK MERMİ

Öyle zengin bir millete mensubuz ki, anlatmakla tükenmez. Zenginlik denince tabii olarak maddi zenginlik akla geliyor. Evet, aslında o manada da zenginiz. Yer altı ve yer üstü zenginliklerimiz açısından dünyada sayılı devletlerdeniz.
Asıl söylemek istediğim kültür, ve dil zenginliğimiz.
Meselâ," Elbise " kelimesini alın, Türkiye'nin her ayrı bölgesinde " Gîysi' den tutun da libasa, kıyafetten setreye kadar " örnekleri ile karşılaşırsınız.
Çok sevdiğim bir arkadaşımla muhabbet ederken söz bu mevzuya geldi. Önce bir fıkra ile konuya girdi, sonra, bizzat yaşadığı bir anekdotu nakletti.
Karadeniz'li Temel Öğretmen Diyarbakır'da görevlidir ve sınıfta ders işlemektedir. Türkçe dersidir ve Diyarbakır'lı öğrenciyi tahtaya kaldırır ve sorar:
- Bakmak fiilini tekil şahıs üzerinden çek bakayım.
- Bakıram, bakırsan, bakır.
- Uy, uşağum rezul ettin canım Turkçeyi, ula, o fiul öylemu çekülur, eyi dinleyesun:
" Pakayirum, pakayirsun, pakayur.
Bu müdahele ile öğretmenimiz türkçenin rezil olmasının önüne geçmiş ve dilimizi kurtarmıştır, aklınca.
" Memuriyetim gereği Kastamonu'da ikamet ediyorum.
Çevre ilçelerde çalışan meslektaşlarımdan bazıları seminer için il merkezine gelmişler, ben de seminerdeyim.
Seminerin bittiği akşam, merkezde oturduğum için samimi konuştuğum 4 arkadaşımı ağırlamak amacı ile akşam yemeğine götürdüm.
Amacımız hem yemek yiyeceğiz, hem de yıllar öncesine dayanan arkadaşlığımızın mazide kalan kısımlarını yâd edecek, bir hoşça vakit geçireceğiz.
Güle oynaya masaya oturduk. Çorbalar, yemekler derken, bazı arkadaşlarımız alkol almak istediler. Oraya kadar gitmişiz, " Ben içmiyorum, siz de içemezsiniz " diyemedim, sükut ettim.
Saatler süren muhabbetten sonra hesabı ödeyip çıktık.
Hava serin, vakit gece yarısına yakın, yürüyerek kalacağımız misafirhaneye gidiyoruz. Şehrin bir ucundan diğer ucuna yani.
Kastamonu'nun tam ortasından bir çay geçer. Çayın çevresi korkuluklarla ihata edilmiştir. Her iki tarafı da geniş cadde olan çay kenarından aheste aheste ve yine neşeli bir şekilde yürüyoruz.
Tam şehrin ortası sayılacak bir yerde, tarihi meşhur Vilayet Konağı ve bir zamanlar Eğitimdeki başarısı ile adını bütün Türkiye'ye duyuran yine tarihi Abdurrahman Paşa Lisesinin önünden geçiyoruz.
Emniyet Müdürlüğü de yine aynı yerde.
Şakacılığı ve neşeli hali ile her toplumda kendini sevdirmesini bilen ve ön plana çıkan arkadaşlarımızdan Ali birden durdu, elini beline attı ve biraz da alkolün tesiri ile kelimeleri yaya yaya:
- Arkadaşlar, müsaadenizle bir tarak atmak istiyorum " dedi.
Mermilerin dizilip tabancaya takılan alete " Şarjör " denir. Fakat yöresel deyişle şarjöre " Tarak " diyoruz.
Evet, o da dahil hepimizde resmi tabanca vardı, amma tam şehrin göbeğinde, gece yarısı, hem de resmi elbise üzerimizde bir tarak mermi atacak, bakındı belanın büyüklüğüne.
Bir an hepimiz donup kaldık, arkadaşlardan ona en yakın olanı birden fırladı ve bileğinden tuttu, biz de müdahele ettik ve tam tabancanın yanındaki ileni yavaşça ve zorla çektik, derin bir de oh çektik hepimiz.
Bu minval üzre misafirhanenin önüne kadar geldik, orada ayrılacağız, Ali ve diğer arkadaşlar misafirhaneye, ben evime gideceğim.
Tam arkamızı dönmüştük ki :
- Bir tarak atacağım, siz de mani olamayacaksınız " demesiyle yine ilk andaki gibi donduk kaldık.
Ali çoktan elini beline atmış ve çıkarmıştı bile.
O da ne?
Bir saç TARAĞI.
Evet, saçlarını taradığı bir tarak.
- Yahu akşamdan beri bırakmıyorsunuz ki atayım, dişleri döküldü, bu gün yeni tarak aldım, bu eski tarağı atmayıp ta müzeye mi verecektim " demesiyle elindeki tarağı fırlattı.
Birkaç saniyelik şaşkınlıktan sonra, akşamdan beri hem sinirlerimizin, hem de kaslarımızın gerginliği boşalmış, birbirimize sarılarak gülüyorduk.


Yazar: İsa Kahraman
Tarih: 2008-06-04


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kütahya Aktüel Gazetesi (ekutahya.com)
http://www.ekutahya.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.ekutahya.com/modules.php?name=Kose_Yazilari&op=viewarticle&artid=109